Yusuf Yılmaz

yusuf.yilmaz.06@hotmail.com
Yazarın sitemizde "117" adet yazısı bulunmaktadır. Eklenme Tarihi: 29/03/2013 1758 kez okundu.

Kaybetme Korkusu Yaşayanların Ruh Hali

 

 

Korku, insanla birlikte var olan ve kıyamete kadar bırakmayacak, insanın doğal bilinçaltı zihninin, onu korumak amacıyla yaşattığı hayali bir dürtüdür. Karanlık korkusu, yalnızlık korkusu, kaybetme korkusu, başarısızlık korkusu, makam ve mevki korkusu, mal ve dünya saltanatı korkusu gibi. Yukarıdaki cümleler bana ait değil, internette bulduklarımdır.

Korkuyu ben iki kategoride anlıyorum: 1- Ahiret günü verecekleri hesap nedeniyle Yüce Allah’a hesap vermekten korkanlar. 2- Ahireti unutup, bu yalan dünyanın makam ve mevkiine önem veren, tabiri caizse, dini ve imanını para ve makam üzerine kuran insanların, elde ettikleri imkânların, makam ve mevkilerin, ellerinden gideceği endişesini taşımaları sonucu korkanlar.

Gazalî, “İleride kötü bir durumla karşılaşılacağı beklentisinin, insanın ruhunda sebep olduğu elem ve huzursuzluk” demiştir. Kur’an-ı Kerim’de 124 yerde korku konusu geçmekte; yarısına yakını dünyevî korku ve kaygılar, makam, mevki, para, şöhret korkusu içermektedir.

Kimi insanlar; şan, şöhret, mevkie, makama kovuşmama korkusu yaşarken, kavuştuklarında ise, kaybetme korkularını yaşarlar. Makamlarını kaybetme korkusu sonucunda kararsız, uykusuz, hasta v.s. gibi olumsuzluklar yaşamaktadırlar. Kaybettikçe daha da marjinalleşerek akıl ve izanları zayıflıyor. Kendi yaptıkları yanlışlıkları görmez, ama başkasının yaptıklarını dile getirirler. Makam ve mevki hırsı, gerçekleri görmelerine engel olur. Öfkeleri ise en yüksek dozdadır. Bu süreçte dengeyi kaybetmişlerdir ama farkında olmazlar.

Kaybetme korkusu, insanı korku kölesi durumuna düşürür. Makam ve mevkiini kaybetmekten, dünyaya ait ne varsa onu kaybetmekten korkar. Yöneticilerden, siyasilerden, otoriteden, amirden, memurdan korkar. Bu korkular, birilerinin korkanın üzerinde kurduğu hegemonyayı rahatça devam ettirmelerini sağlar. Yaşadığımız şu yalan dünyada; koltuk merakları için; makam, para, şöhret bir güçtür. Bu güçle istediğini elde etme ve korku salma hakkına sahip olması demektir. Kişi ne kadar korkarsa, o kadar kolay yönetilir, birileri kişinin o korkularından faydalanır, onu köleleştirir ve köle yapmaya devam eder.

Vatana ve millete hizmet ediyorum diyenlerin kavgası; aslında memlekete hizmet kavgası değildir. Gücü ele geçirme, korku salma, hükmetme, otoriteyi ele geçirme kavgasıdır. Haksızlıklar, zulümler kimsenin umurunda değildir. İnandığını söyleyen ve Allah’a en yakın sanılanların dahi kavgası budur. Bu nedenle gücü elde edenlerde; gücünü, makamını kaybetme korkusu başlamaktadır. Siyasal kültürümüze yerleşmiş olan kadrolaşma ve bütün makamları eşe dosta dağıtma kaygısı ve kavgası da hep bu korkular nedeniyledir.

Yüce Kur’an’daki İLAH kavramı ve İlahların tanımı; bilinçli olarak tapınılan nesneler, putlar, üstün güçler, ilahlaştırılan kişilerin yanı sıra, bilinçli olarak tapınılmayan fakat neredeyse taparcasına saygı ve bağlılık gösterilen kişiler, iktidar, otorite, zenginlik, makam ile elde edilen güç gibi kavramlar kastedilmektedir. “Onlar; kendilerine güç, şeref, statü, itibar kazandırsın diye, Allah'tan başka ilâhlar edindiler” (Meryem 81). “Ama onlar, kendilerine yardım edecekleri ümidiyle Allah'tan başka ilahlar edindiler, oysa bilmezler ki bunlar bağlılarına yardım eli uzatamazlar, O ilâhlar, onlara yardım etmeye muktedir değildirler. Aslında kendileri, o ilâhlar için onlara yardıma hazır askerlerdir “(Yasin 74 -75).

İnsanların Yüce Allah’a göstermeleri gereken saygıyı, sevgiyi, güveni, umudu, beklentiyi ve korkuyu, onun dışında herhangi bir insana veya herhangi bir makama göstermeleri haline putperestlik denir. İlla ki, ben putperest değilim demekle olmaz, bu şekil davranmakla putperest olur. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) döneminde Mekke bölgesinde yaşayan ve Kâbe’de bulunan putlara tapanların çoğu Allah’a da inanıyordu. Ancak bu putların işlerini hallettiğini, sıkıntılarını giderdiğini düşünerek bu putlara karşı farklı bir sevgi, saygı, korku, umut ve güven besliyorlardı.

Makamlar, mevkiler, zenginlikler Allah’ın çeşitli sebeplerle insanlara nasip ettiği dünyalık ve çok ağır imtihanlardır. Yüce Allah bu makamları, insanlara mükâfat olarak mı, azap olarak mı nasip etmiştir bilemeyiz. İnsanlar bu nasiple haksızlığa, hırsızlığa sebep olmaz ve hayırlara vesile olabiliyorsa bu lütuftur. Ancak birilerinin hakkını yiyerek, zulmederek, kendilerine ve çevrelerine çıkar sağlamaya çalışıyorlar veya buna sebep oluyorlarsa, bu onlar için azap sebebidir.

 

Benim yazımı okurken kim hangi makama ve kime yorarsa yorsun hiç umurumda değildir. Benim için Allah’ın hatırı ve emri dışında hiçbir şey beni ilgilendirmez. Allah ve Peygamber ne diyorsa doğrusu odur. Eğer bu kişiler; makamlarını, güçlerini sadece kendi kuvvet ve zekâlarıyla elde ettiklerini sanıyorlarsa Allah’ın muradını, nasibini devreden çıkardıkları için kibir ve şirke düşmekten kurtulamayabilirler.

                Yöneticilik konusunda aşırı istekli olanlar din veya Atatürkçülük v.s. kisvesi altında görünürse görünsünler; çok azı müstesna; menfaatlerini ön planda tutan, makam, para ve dünya zevklerine düşkün ihtiras sahipleridir. Tarih boyunca da böyle olmuştur. Halkı âdil bir şekilde yönetmek, Yüce Allah’ın ısrarla buyurduğu konuların başında gelir. Özellikle dindar görünüp ve dini argümanları kullanıp liyakatsiz ve ehli olmayanlara, hatır gönül, cemaat, tarikat, siyaset ilişkileriyle makam, mevki dağıtanlar; Allah’ın emirlerine, Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine karşı gelmektedirler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)“Sizler yöneticilik hususunda çok arzulu olacaksınız, oysa bu görev kıyamet günü çoğunuz için bir pişmanlık olacaktır.” “Ondan daha üstününü bulabildiği halde, sırf kendisine duyduğu sevgiden dolayı kim bir yakınını bir göreve getirirse Cennetin kokusunu duyamaz.” buyurmaktadırlar.

Ayrıca haddini bilmeden ihtiraslı bir şekilde makamda ısrar edenler, beceremedikleri halde koltuğu bırakmak istemeyip sonu gelmeyen arzuların elinde esirdirler. Hem dinen, hem sosyolojik açıdan hastalıklı bir durumdadırlar. Bunlar kendi nefis ve kibirlerini doyurmadan duramazlar. Çünkü nefis doymak bilmez. Rasulullah (s.a.v.) " Kişinin mal ve makam hırsıyla dinine verdiği zarar, bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarardan daha fazladır." buyurmaktadır.

Oturdukları koltuklarda ölene kadar kalkmak istemeyenler unutmasınlar ki; idarecilik, özellikle üst düzey yöneticilik ateşten gömlektir ve menfaat, hatır, şehvet, servet ve şöhret için giyilecek bir gömlek değildir. Bir kişinin bulunduğu makamdan ayrılması, o kişi için daha hayırlı olabilir. Önemli makamlarda bulunan insanlar; sağlık ve huzurları, Allah ve insanlarla olan ilişkilerini nasıldır, incelemelidirler. Aksi halde Yüce Allah’ın: “Firavun halkına duyuru yapıp dedi ki: Ey benim halkım! Mısır'ın yönetimi benim elimde değil mi? Ayaklarımın altından akan şu nehirler, kanallar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yoksa ben, şu aşağılık, meramını bile neredeyse anlatamayan adamdan daha üstün değil miyim?” (Zuhruf/51-52), ayetlerine muhatap olurlar.

Günümüz insanlarına bakıyoruz, hasbelkader iyi niyetli insanların yardımı ile bir makama gelenler; bu makamı bir türlü bırakmak istememektedirler. Utanmazsalar bulundukları makamda ömür boyu kalmak isterler. Gerekçeleri de hazır: “biraz daha hizmet yapayım”. Bu husustaki hırs, kibir, ego gözlerine bürünmüştür. Daha önce kendilerinin elinden tutan ve yeter artık bu işi yapamıyorsun veya bir başkası denensin diyen insanları da bir çırpıda kenara atıyor, kötüleyip ve en büyük düşman olarak ilan ediyorlar.

Bu tip insanların ruh halinin uzman psikologlar tarafından incelenmesi halinde; arkasında insanların tahmin edemeyeceği ve vehamet denecek derecede psikolojik ve sosyolojik nedenler; makam ve mevki hastalığına tutulma tiklerinin olduğu görülecektir. Böyle insanların; gece gündüz Yüce Allah’a yakarıp, bu durumdan kurtulmaları ve kıyamet gününün o korkutucu ve dehşetli hesabından kurtulmaları için dua ve tövbe etmeyi düşünmelerinin faydalı olacağını umuyorum.

Ümmet-i Muhammed başta olmak üzere tüm insanları bu hastalıklardan kurtarmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum. Kaybetme Korkusu Yaşayanların Ruh Hali

 

Korku, insanla birlikte var olan ve kıyamete kadar bırakmayacak, insanın doğal bilinçaltı zihninin, onu korumak amacıyla yaşattığı hayali bir dürtüdür. Karanlık korkusu, yalnızlık korkusu, kaybetme korkusu, başarısızlık korkusu, makam ve mevki korkusu, mal ve dünya saltanatı korkusu gibi. Yukarıdaki cümleler bana ait değil, internette bulduklarımdır.

Korkuyu ben iki kategoride anlıyorum: 1- Ahiret günü verecekleri hesap nedeniyle Yüce Allah’a hesap vermekten korkanlar. 2- Ahireti unutup, bu yalan dünyanın makam ve mevkiine önem veren, tabiri caizse, dini ve imanını para ve makam üzerine kuran insanların, elde ettikleri imkânların, makam ve mevkilerin, ellerinden gideceği endişesini taşımaları sonucu korkanlar.

Gazalî, “İleride kötü bir durumla karşılaşılacağı beklentisinin, insanın ruhunda sebep olduğu elem ve huzursuzluk” demiştir. Kur’an-ı Kerim’de 124 yerde korku konusu geçmekte; yarısına yakını dünyevî korku ve kaygılar, makam, mevki, para, şöhret korkusu içermektedir.

Kimi insanlar; şan, şöhret, mevkie, makama kovuşmama korkusu yaşarken, kavuştuklarında ise, kaybetme korkularını yaşarlar. Makamlarını kaybetme korkusu sonucunda kararsız, uykusuz, hasta v.s. gibi olumsuzluklar yaşamaktadırlar. Kaybettikçe daha da marjinalleşerek akıl ve izanları zayıflıyor. Kendi yaptıkları yanlışlıkları görmez, ama başkasının yaptıklarını dile getirirler. Makam ve mevki hırsı, gerçekleri görmelerine engel olur. Öfkeleri ise en yüksek dozdadır. Bu süreçte dengeyi kaybetmişlerdir ama farkında olmazlar.

Kaybetme korkusu, insanı korku kölesi durumuna düşürür. Makam ve mevkiini kaybetmekten, dünyaya ait ne varsa onu kaybetmekten korkar. Yöneticilerden, siyasilerden, otoriteden, amirden, memurdan korkar. Bu korkular, birilerinin korkanın üzerinde kurduğu hegemonyayı rahatça devam ettirmelerini sağlar. Yaşadığımız şu yalan dünyada; koltuk merakları için; makam, para, şöhret bir güçtür. Bu güçle istediğini elde etme ve korku salma hakkına sahip olması demektir. Kişi ne kadar korkarsa, o kadar kolay yönetilir, birileri kişinin o korkularından faydalanır, onu köleleştirir ve köle yapmaya devam eder.

Vatana ve millete hizmet ediyorum diyenlerin kavgası; aslında memlekete hizmet kavgası değildir. Gücü ele geçirme, korku salma, hükmetme, otoriteyi ele geçirme kavgasıdır. Haksızlıklar, zulümler kimsenin umurunda değildir. İnandığını söyleyen ve Allah’a en yakın sanılanların dahi kavgası budur. Bu nedenle gücü elde edenlerde; gücünü, makamını kaybetme korkusu başlamaktadır. Siyasal kültürümüze yerleşmiş olan kadrolaşma ve bütün makamları eşe dosta dağıtma kaygısı ve kavgası da hep bu korkular nedeniyledir.

Yüce Kur’an’daki İLAH kavramı ve İlahların tanımı; bilinçli olarak tapınılan nesneler, putlar, üstün güçler, ilahlaştırılan kişilerin yanı sıra, bilinçli olarak tapınılmayan fakat neredeyse taparcasına saygı ve bağlılık gösterilen kişiler, iktidar, otorite, zenginlik, makam ile elde edilen güç gibi kavramlar kastedilmektedir. “Onlar; kendilerine güç, şeref, statü, itibar kazandırsın diye, Allah'tan başka ilâhlar edindiler” (Meryem 81). “Ama onlar, kendilerine yardım edecekleri ümidiyle Allah'tan başka ilahlar edindiler, oysa bilmezler ki bunlar bağlılarına yardım eli uzatamazlar, O ilâhlar, onlara yardım etmeye muktedir değildirler. Aslında kendileri, o ilâhlar için onlara yardıma hazır askerlerdir “(Yasin 74 -75).

İnsanların Yüce Allah’a göstermeleri gereken saygıyı, sevgiyi, güveni, umudu, beklentiyi ve korkuyu, onun dışında herhangi bir insana veya herhangi bir makama göstermeleri haline putperestlik denir. İlla ki, ben putperest değilim demekle olmaz, bu şekil davranmakla putperest olur. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) döneminde Mekke bölgesinde yaşayan ve Kâbe’de bulunan putlara tapanların çoğu Allah’a da inanıyordu. Ancak bu putların işlerini hallettiğini, sıkıntılarını giderdiğini düşünerek bu putlara karşı farklı bir sevgi, saygı, korku, umut ve güven besliyorlardı.

Makamlar, mevkiler, zenginlikler Allah’ın çeşitli sebeplerle insanlara nasip ettiği dünyalık ve çok ağır imtihanlardır. Yüce Allah bu makamları, insanlara mükâfat olarak mı, azap olarak mı nasip etmiştir bilemeyiz. İnsanlar bu nasiple haksızlığa, hırsızlığa sebep olmaz ve hayırlara vesile olabiliyorsa bu lütuftur. Ancak birilerinin hakkını yiyerek, zulmederek, kendilerine ve çevrelerine çıkar sağlamaya çalışıyorlar veya buna sebep oluyorlarsa, bu onlar için azap sebebidir.

 

Benim yazımı okurken kim hangi makama ve kime yorarsa yorsun hiç umurumda değildir. Benim için Allah’ın hatırı ve emri dışında hiçbir şey beni ilgilendirmez. Allah ve Peygamber ne diyorsa doğrusu odur. Eğer bu kişiler; makamlarını, güçlerini sadece kendi kuvvet ve zekâlarıyla elde ettiklerini sanıyorlarsa Allah’ın muradını, nasibini devreden çıkardıkları için kibir ve şirke düşmekten kurtulamayabilirler.

                Yöneticilik konusunda aşırı istekli olanlar din veya Atatürkçülük v.s. kisvesi altında görünürse görünsünler; çok azı müstesna; menfaatlerini ön planda tutan, makam, para ve dünya zevklerine düşkün ihtiras sahipleridir. Tarih boyunca da böyle olmuştur. Halkı âdil bir şekilde yönetmek, Yüce Allah’ın ısrarla buyurduğu konuların başında gelir. Özellikle dindar görünüp ve dini argümanları kullanıp liyakatsiz ve ehli olmayanlara, hatır gönül, cemaat, tarikat, siyaset ilişkileriyle makam, mevki dağıtanlar; Allah’ın emirlerine, Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine karşı gelmektedirler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)“Sizler yöneticilik hususunda çok arzulu olacaksınız, oysa bu görev kıyamet günü çoğunuz için bir pişmanlık olacaktır.” “Ondan daha üstününü bulabildiği halde, sırf kendisine duyduğu sevgiden dolayı kim bir yakınını bir göreve getirirse Cennetin kokusunu duyamaz.” buyurmaktadırlar.

Ayrıca haddini bilmeden ihtiraslı bir şekilde makamda ısrar edenler, beceremedikleri halde koltuğu bırakmak istemeyip sonu gelmeyen arzuların elinde esirdirler. Hem dinen, hem sosyolojik açıdan hastalıklı bir durumdadırlar. Bunlar kendi nefis ve kibirlerini doyurmadan duramazlar. Çünkü nefis doymak bilmez. Rasulullah (s.a.v.) " Kişinin mal ve makam hırsıyla dinine verdiği zarar, bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarardan daha fazladır." buyurmaktadır.

Oturdukları koltuklarda ölene kadar kalkmak istemeyenler unutmasınlar ki; idarecilik, özellikle üst düzey yöneticilik ateşten gömlektir ve menfaat, hatır, şehvet, servet ve şöhret için giyilecek bir gömlek değildir. Bir kişinin bulunduğu makamdan ayrılması, o kişi için daha hayırlı olabilir. Önemli makamlarda bulunan insanlar; sağlık ve huzurları, Allah ve insanlarla olan ilişkilerini nasıldır, incelemelidirler. Aksi halde Yüce Allah’ın: “Firavun halkına duyuru yapıp dedi ki: Ey benim halkım! Mısır'ın yönetimi benim elimde değil mi? Ayaklarımın altından akan şu nehirler, kanallar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yoksa ben, şu aşağılık, meramını bile neredeyse anlatamayan adamdan daha üstün değil miyim?” (Zuhruf/51-52), ayetlerine muhatap olurlar.

Günümüz insanlarına bakıyoruz, hasbelkader iyi niyetli insanların yardımı ile bir makama gelenler; bu makamı bir türlü bırakmak istememektedirler. Utanmazsalar bulundukları makamda ömür boyu kalmak isterler. Gerekçeleri de hazır: “biraz daha hizmet yapayım”. Bu husustaki hırs, kibir, ego gözlerine bürünmüştür. Daha önce kendilerinin elinden tutan ve yeter artık bu işi yapamıyorsun veya bir başkası denensin diyen insanları da bir çırpıda kenara atıyor, kötüleyip ve en büyük düşman olarak ilan ediyorlar.

Bu tip insanların ruh halinin uzman psikologlar tarafından incelenmesi halinde; arkasında insanların tahmin edemeyeceği ve vehamet denecek derecede psikolojik ve sosyolojik nedenler; makam ve mevki hastalığına tutulma tiklerinin olduğu görülecektir. Böyle insanların; gece gündüz Yüce Allah’a yakarıp, bu durumdan kurtulmaları ve kıyamet gününün o korkutucu ve dehşetli hesabından kurtulmaları için dua ve tövbe etmeyi düşünmelerinin faydalı olacağını umuyorum.

Ümmet-i Muhammed başta olmak üzere tüm insanları bu hastalıklardan kurtarmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum. 


Yorum Yapın
500

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olabilirsiniz.